Bu yazıda, size biraz kendimden bahsedeceğim. Öyle uzun uzadıya değil. Hayatımda sonradan fark ettiğim kırılma anlarından, tabiri caizse “sliding door”lardan… Filmi izleyenler ne demek istediğimi hemen anlamıştır. Hayatı anlamak için güçlü bir film olduğuna inanıyorum, izlemeyenler izlesin derim.
Bir kadının kendini keşfetme yolculuğunun sayısız versiyonu vardır. Benim hikâyem de çok farklı sayılmaz. Hatta çoğuna göre daha az “ilgi çekici” bile olabilir. Ne büyük bir hastalık geçirdim, ne şiddet gördüm, ne aldatıldım, ne de başıma yıkıcı bir felaket geldi.
Aslında hikâyem tam da bu noktada diğerlerinden ayrılıyor.
Bu yazıyı kendini mutlu zanneden, konfor alanından çıkmaya cesaret edemediği için kendini kandıran, mutlu olmak adına fazlasıyla ödün veren ya da çocuklarını bahane eden, başta kendim ve tüm ihtiyacı olanlar için kaleme aldım.
Ha, çok da umurunuzda olmayabilir.
Olsun. Ben yine de anlatmak istiyorum.
Süslü cümlelerim yok. Büyük metaforlarım da.
Ben bir edebiyatçı değilim.
Sadece içimden geldiği gibi yazıyorum.
Ve eğer isterseniz, sizin hikâyelerinizi de duymayı gerçekten isterim.
Haydi başlayalım.
Kendimi bildim bileli çalışıyorum. Rahmetli babam, beni ve ablamı böyle kodladı:
“Güçlü ol kızım.
Kendi ayaklarının üzerinde dur.
Kimseye muhtaç olma.
Özgürlük en büyük zenginliktir.”
Bu cümleler kulağıma fısıldanmadı; adeta üflendi. Ve oldukça sağlam bir şekilde yerleşti benliğime.
Lise ikinci sınıfta çalışmaya başladım. Yaz tatillerimde Antalya’da animatörlükle başlayan iş hayatım; otel misafir ilişkileri, satış müdür yardımcılığı, satış müdürlüğü ve genel müdürlüğe kadar uzandı. Merak etmeyin, kariyer hikâyemi uzun uzun anlatmayacağım. Sadece şunu söyleyeyim: 22 yaşında ilk müdürlük unvanımı aldığımda, iş hayatına fena bir başlangıç yapmamıştım.
Sonra evlilik, İstanbul’a taşınma ve yeni bir şehirle birlikte, yeni bir hayata alışma süreci… Buraları hızlı geçiyorum. Büyük dramlar yok. Çünkü dram yaratmak genlerimde yok.
Evlilik de gayet iyi başladı. Orada da bir sorun yoktu.
“Peki sıkıntı nerede?” dediğinizi duyar gibiyim.
Oraya geliyorum, az sabır.
Evlendikten üç yıl sonra, bugün hâlâ sorguladığım ama beni bugünkü ben yapan o kritik kararı aldım:
Kocamla birlikte çalışma kararı.
Evet, doğru okudunuz.
O güne kadar bana kodlanan ne varsa — güçlü ol, bağımsız ol, kendi ayaklarının üzerinde dur — hepsini bir kenara bıraktım. Otelcilikte edindiğim kariyeri de. “Prensesler gibi çalışırım” sandığım bir yolculuğa çıktım. İstediğim saatte gider, istediğim saatte çıkarım diye düşündüm. Patron kocam, kim ne diyebilir ki?
Elbette öyle olmadı.
Sorumluluk duygum ağır bastı. Herkesten önce işe gittim, herkesten çok çalıştım. Yanlış anlaşılmasın, bu bir şikâyet değil; durum tespiti.
Üstelik sevgili kocam, haksızlığa tahammülü olmayan, kayırmayı sevmeyen, torpile fazlasıyla mesafeli bir adamdı. Zaten ben de bu yönlerini sevmiştim. Ama konu ben olunca neden farklı davranacağını varsaydım, hâlâ bilmiyorum.
İlk yıllarda, başkalarına karşı beni kayırmadığını göstermek için fazlasıyla çaba harcadı. Ben de bu rol dağılımına uyum sağlamak adına kendimden, kişiliğimden epey ödün verdim. Bu kararı ben vermiştim, sonuçlarına da katlanacaktım.
Aynı dönemde, anne olmak için de da doğru zamanını geldiğine karar verdim.
2004 yılında anne oldum. Oğlumu iki aylıkken bırakıp işe döndüm. Bugün geriye dönüp baktığımda farklı davranır mıydın diye sorarsanız, dürüst olayım: Hayır. Çünkü o gün neysem, bugün de oyum. Bu anneliğimle değil, hayata bakışımla ilgili.
Dünyanın en iyi annesi değilim belki. Zaten “en iyi anne” ne demek, ondan da emin değilim. Ama oğlumun — ki bugün 21 yaşında — beni “dünyanın en cool annesi” olarak tanımlaması bana fazlasıyla yetiyor.
Annelik meselesi başlı başına uzun bir konu. Belki başka bir yazıda daha derin konuşuruz.
Zaman aktı. Ben çalışmaya devam ettim. Sesim biraz daha fazla çıkmaya başladı. Kocamın toleransı da… diyelim ki gelişti. Artık lafımı ağzıma tıkmıyordu, en azından birkaç cümle kurmama izin veriyordu. (Abartıyorum tabii.)
Uzun lafın kısası, 23 yıl birlikte çalıştık. Yeni şirketler kurduk, büyük işler yaptık. Türkiye’nin en iyi beş event şirketinden biri olduk. Uluslararası projeler, güzel kazançlar, seyahatler… Oğlumuzu iyi okullarda okuttuk, İstanbul’un güzel semtlerinde yaşadık. Çok mutlu olduk. Az kavga ettik. Saygılı, sohbeti bol 24 yıl geçirdik.
Bugün geriye dönüp baktığımda, kendime ve ona sadece teşekkür ediyorum.
Peki, madem her şey bu kadar iyiydi, ben neden boşanma kararı aldım?
Cevabı basit. Yeniden kendim olmak istedim.
Yeniden kendi kararlarımı vermek, kendi yolumu çizmek ve de kaderimi şekillendirmek istedim. Artık başkasının kararlarının geleceğimi belirlemesini istemedim ve aynı şeyi onun için de istedim. Fark ettim ki, evlilik denen kurumsal yapının en sorunlu kısmı bu. Eşlerden birinin verdiği bir karar, diğerinin geleceğini ister istemez etkiliyor. Bu kararların sonuçları iyi de olsa, kötü de olsa başkasının kararları. Bana göre insanlar, başkasını etkileyebilecek kararlar konusunda çok daha dikkatli davranmalı. O an için, iyice düşünmeden verdiğiniz bir karar sadece sizi değil, o yolu sizinle yürüyenleri de etkiliyor. Şöyle düşünün: bir arabadasınız, sürücü koltuğundaki kişi direksiyonu nereye kırıyorsa, yan ve arka koltuktakiler de sürücünün kararı doğrultusunda aynı yöne ilerliyor. O evlilik çok demokratik ve paylaşımcı görünebilir. Ama kimse kimseyi kandırmasın, direksiyon sadece bir kişinin elinde olabilir. Sürücü koltuğuna oturan kişi zaman zaman değişebilir ama bu yine de anlatmaya çalıştığım meseleyi değiştirmez.
İşte ben artık bunu istemedim. Kendi direksiyonumu elime alıp, kendi yönümü belirlemek istedim. Özgürlük istedim. Kimsenin sorumluluğunu almamak, kimseye de kendi sorumluluğumu yüklememek istedim.
Durum bundan ibaret!
Bundan sonrası için planım sizlerin hikâyelerini de okumak, hatta izin verirseniz kendi yazılarımda paylaşmak.tır
Bana göre iyi şeyler paylaşarak büyür, kötüler ise paylaşarak azalır.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere…
Sevgiler,
Nazan
Bu Yazıya Dair!
Bu Yazının Bir Rengi Olsaydı: ”Yeni Bir Sayfa Beyazı” olurdu.

Bu Yazının Bir Şarkısı Olsaydı : Vivaldi Dört Mevsim’den ”Yaz” olurdu. https://open.spotify.com/track/0MvjUr7fKzchb49tt3OrMS?si=b7ad104311314e46

Bu Yazının Bir Kokusu Olsaydı : ”Portakal Çiçeği Kokusu” olurdu
.
