Annelik Miti!

Bu hafta hepimiz, annesi tarafından reddedilen ve kendine peluş bir oyuncaktan “anne” yaratan küçük maymun Punch’ın görüntüleriyle perişan olduk. Bu görüntüler, uzun zamandır kaleme almak istediğim “Annelik Miti” konulu yazımın vaktinin geldiğine dair bir işaret oldu benim için.

Gelecek tepkilere veya karşıt fikirlere her zaman açığım. En başta da dediğim gibi, burası benim alanım ama siz de fikirlerinizi bu alanda özgürce paylaşabilirsiniz.

Ben bir anneyim. Bir erkek çocuk dünyaya getirdim ve böylece “annelik” unvanını aldım. Elbette çocuğumu çok sevdim, seviyorum; elbette onun geleceği için doğru adımları atmaya gayret ettim ve bugün olduğu kişiyle gurur duyuyorum. Ancak tüm bu sürecin hiçbir yerinde bir “kutsallık” göremiyorum. Biyolojik olarak uygundum, karar verdim, çocuğumu dünyaya getirdim ve sorumluluğunu üstlendim. 

Bugün geldiğimiz noktada o artık özgür bir birey ve kurduğumuz bağ, benim gözümde annelikten çok, hiçbir zaman bitmeyecek bir dostluk mertebesinde.

Bana göre biyolojik olarak bir canlıyı dünyaya getirebiliyor olmak, herkesin bunu yapması gerektiği anlamına gelmiyor. Biyolojik bir engeli olmamasına rağmen çocuk doğurmamayı tercih eden birçok dostum var. Onlara da buradan saygıyla bir selam çakıyorum.

Son bir haftadır ekranlarımızda dönen o minik maymunun görüntüsü… Onu dünyaya getiren ama sonra reddeden “anne” maymun. Hepimiz anneye öfkelendik, yavruya üzüldük. Sonra başka bir yetişkin maymun çıktı ve onu sahiplendi. Hayvansal içgüdüler ve tepkiler konusunda ahkam kesecek kadar bilgim yok, ancak bu örnekten yola çıkarak vardığım sonuç şu: Mesele anne olmaktan çok, vicdanlı olabilmekte.

Eğer vicdanınız varsa ve sağlıklı bir psikolojiye sahipseniz, dünyaya getirdiğiniz varlığın sorumluluğunu sonuna kadar alır ve onu seversiniz. Ama öyle anneler var ki, aile içindeki şiddete karşı çocuğunu korumaz, istismara boyun eğer, hatta şiddeti bizzat kendisi uygular. Psikolojik baskı da cabası… Çocuklukta yaşanan anne baskısının açtığı yaralar hiç de azımsanacak gibi değil. Bugün, yetişkinlik dönemini çocukluğunda uğradığı “anne baskısının” travmalarını iyileştirmeye çalışarak geçiren bir yığın insan tanıyorum.

Gelelim anneliğin neden kutsal sayıldığına… “Dokuz ay karnımda taşıdım, yemedim yedirdim, içmedim içirdim.” E, bir zahmet! Sonuçta o senin yavrun. Onu besleyip büyütmek senin en temel görevin. Bunun kutsallığı nerede?

Yanlış anlaşılmasın, anneliği harcamıyorum. Anne olmak, bence dünyanın en zor görevlerinden biri. O rolün içini hakkıyla doldurmak gerçekten büyük bir güç ve bilinç gerektiriyor. Günümüz dünyasında bir çocuğu doğru değerlerle büyütmeye gayret etmek epey stresli ve emek isteyen bir iş. Benim itirazım, bu rolün “kutsallaştırılması”, hatta “putsallaştırılmasına.”

Çünkü toplumun annelerin omuzlarına yüklediği bu “kutsallık” etiketi, aslında kadını robotlaştıran, ona hata yapma, yorulma, hatta bazen “sevmeme” hakkı bile tanımayan devasa bir baskı mekanizması. Bir kadına “sen kutsalsın” dediğinizde, aslında şunu demiş oluyorsunuz: “Sen artık bir insan değilsin; saçını süpürge etmeli, her türlü şiddete ve yokluğa çocukların için katlanmalı, kendi benliğini o kutsallık potasında eritmelisin.”

Bu sahte yücelik anneleri yalnızlaştırırken,  yetersiz, sevgisiz hatta şiddete eğilimi olan kadınları da korunaklı bir limana alıyor. “Anne yapmaz” önyargısı yüzünden kaç çocuk istismarın içinde sessizce solup gidiyor? Kaç çocuk, o maymun Punch gibi, biyolojik annesinin yanı başında ama yapayalnız ve korkmuş bir şekilde peluş oyuncaklara sarılarak büyüyor?

Yıllar önce bir dergide ütopik bir hikaye okumuştum: Tropikal bir adada çekirdek aile, evlilik ve mülkiyet yok, sadece aşk var. Dünyaya gelen çocuklar tüm toplumun çocukları sayılıyor. Sabit bir anne-baba figürü yerine, tüm kabile çocukların ortak ebeveyni… Hikayedeki en çarpıcı ayrıntı, çocukların her birinin çok değerli olması ve herkes tarafından sevgiyle sarmalanmasıydı. Yani bir çocuğun sağlıklı büyümesi için biyolojik bir “anne” kalıbına değil, “şefkate” ihtiyacı vardı. Bence böyle bir dünya mümkün, keşke olsa!

Mesele bir çocuğu doğurmak değil, onu yaralamadan, korkutmadan büyütebilmektir. Eğer bir kutsallık aranacaksa, bu biyolojik bağda değil, bir çocuğu gerçekten “gören”, onu bir birey olarak kabul eden ve ona güven veren o kolektif vicdandadır.

Sözün özü, biyoloji kaderdir ama annelik bir tercihtir. Ve bu tercih hakkıyla yapılmadığında ortaya çıkan yıkım, hiçbir kutsallık masalıyla örtülemeyecek kadar gerçektir. Belki de cennet, annelerin ayaklarının altında değil, çocukların korkusuzca gülümsediği, kimsenin bir peluş oyuncağa “anne” diye sarılmak zorunda kalmadığı o dürüst dünyadadır.

Sevgiyle,

NazanNot: Hayvanat Bahçeleri kapatılsın!!!

Bu Yazının Bir Rengi Olsaydı : ”Beton Rengi ”olurdu.

Bu Yazının Bir Şarkısı Olsaydı : ”Bruno Mars – Talkin to the Moon” olurdu. https://open.spotify.com/track/3U5JVgI2x4rDyHGObzJfNf?si=3689a865ab3a4ea1

Bu Yazının Bir Kokusu Olsaydı: ”Soğuk, ve ıslak beton kokusu” olurdu.

Posted in

Yorum bırakın