Çocukluktan bu yana bize öğretilen en büyük korku. Oysa hepimiz karanlıktan geldik. Ana rahminden. Aydınlığa kavuşunca da geldiğimiz yeri inkar etmekle kalmayıp, oralardan korktuk, korkutulduk.
Karanlığın türlü hâlleri var. Karanlık bir oda, zifir karanlık bir gece, karanlık bir an… Ve içimizdeki o büyük karanlık. Bana göre en korkunç yer burası. Kimsenin uğramaya niyetlenmediği, görmezden gelinen yer.
Çünkü o karanlığa girmek, kendimizle ve en kabul etmek istemediğimiz hâlimizle yüzleşmek demek. Üstelik sadece yüzleşmek de değil; onu kabul etmek demek. Nasıl korkmayalım? Hepimiz yüzeyde kalmayı, “idare eder” benliklerimizle yaşamayı öğrenmedik mi?
Bu dünyada birer showman gibi dolaşmıyor muyuz? Gerçek duygularımızı saklayarak… Ailelerimizle, işimizle, izlediğimiz dizilerle, yediğimiz yemeklerle, arkadaş gruplarımızla, hafta sonu aktivitelerimizle, seyahatlerimizle, giydiğimiz kıyafetlerle, yaşadığımız semtlerle bir kimlik inşa etmiyor muyuz?
Peki “ben aslında kimim?” sorusunu kaç kişi sorabiliyor kendine?
Ben uzun bir dönem soramadım. Aklıma bile gelmedi doğrusu. Çünkü etrafımdaki en büyük showman bendim. Herkes mutlu olsun, ortam gerilmesin, bir espri patlatayım, kimse üzülmesin, hadi bir kadeh bir şey içelim… Ben buydum. Hâlâ da buyum. Ve bunun ne kadar yorucu olduğunu anlatamam. Gece yatağa yattığımda sanki iki hayat yaşamışım gibi yorgun hissediyorum.
İşte bu benliğimi sorgulamaya başladığımda, kendimi derin bir karanlığın içinde buldum. Ve çok korktum. Karanlıktan korkmak, kaçmak ve mümkün olan en kısa sürede aydınlığa çıkmak öğretilmişti bize.
Ben de öyle yaptım.
Her seferinde biraz daha hızlı koştum.
Ama ben kaçtıkça, içimdeki karanlık peşime düştü. Bir süre sonra yavaşladım. Kaçmayı bıraktım. O beni davet ettikçe, hafif bir gülümsemeyle reddettim. Artık daha kibardık birbirimize karşı. Korkmuyordum karanlığımdan ama neyle yüzleşeceğimi bilmediğim için henüz davete icabet edemiyordum.
Ama bir gün bana“Sen gelmezsen, ben gelirim.” dedi.
Evden ayrıldıktan bir iki hafta sonra, oğlumla birlikte annemin yazlık evine gittik. Biraz dinlendik, birlikte vakit geçirdik, sakin bir tatil yaptık. Aynı uçakla İstanbul’a döndük. Metro ile Kadıköy’e geldik, ardından bir taksiye bindik. Taksi önce benim eski olan ama onun babasıyla ve köpeğimizle hâlâ birlikte yaşadığı evin önünde durdu. Oğlum indi, bagajdan valizini aldı ve “Hadi görüşürüz anne,” dedi. Arkasından bakakaldım.
Sonra şu an hâlâ yaşadığım ablamın evine geldim. Ablam hala annemle birlikteydi. Anahtarla kapıyı açtım ve bana çok yabancı gelen bu daireye adım attım. O an hatırladığım tek şey, vücudumun sarsılmaya başlamasıydı. Kapının önünde dizlerimin üzerine çöktüm. Ne olduğunu anlayamadan, kontrolümü tamamen kaybederek ağlamaya başladım. Fiziksel olarak acı çekiyordum. Ne bedenime ne de duygularıma hâkim olabildiğim, yerde geçen bir saat…
Tam da en karanlık yerdeydim.
Dipsiz bir kuyuda.
Orada kalmak istedim ama aydınlıktaki benliğimin sesi çok güçlüydü. Onu dinledim. Yerden kalktım, kendimi toparladım, hızlıca bir duş aldım ve evden çıktım. Gerekmediği hâlde işe gittim. Evet, yine çok güzel kaçtım o karanlıktan. Orada kalmak büyük cesaret ister hanımlar beyler.
Kendimi yeniden aydınlığın, yani konforlu alanımın kollarına atmıştım. Ama yaşadığım o an aklımdan hiç çıkmadı. Çok acı vericiydi ama bir o kadar da sahiciydi. Orası tanıdıktı. Sonradan fark ettim ki bu, kontrolü bırakabilmenin konforuydu. Rol yapmadan orada kalabilmenin, kendin olabilmenin tuhaf bir rahatlığı vardı.
Şimdilerde ara ara, kendi isteğimle yokluyorum oraları. En diplere inmeden… Ama hâlâ korkak davrandığımı da kabul ediyorum. Çünkü orada çetin bir yüzleşme var. Ve o yüzleşmenin ardından aynı kişi olmama ihtimali…
Kaçımız buna hazırız?
Kaçımız en saf hâlimizi, iyi ve kötü yanlarımızla olduğu gibi kabul edip, bu hâlimizle hayata yeniden karışabilecek kadar cesuruz?
Belki en saf hâlimiz, şu an sergilediğimiz hâlimizden hiç hoşlanmıyordur. Bunu kime, nasıl açıklarsın? Aslında en başta kabul etmemiz gereken ilk şey şu: Kimseye açıklama borcumuz yok.
Ben kendimi hep “iyi” olduğuma inandırdım. En kötü anımda bile o duyguyu kovup iyi olmaya odaklandım. Oysa o kötü duygu da benim. Kötü hissetmeye, asık suratlı olmaya, ağlamaya da ihtiyacım var. Ve bu benim en doğal hakkım.
Hayatım boyunca özgür olmak en büyük hedefimdi. Ama özgürlüğün tanımı geniş. Yeni yeni fark ediyorum ki, kendi hapishanemizde saklanmadığımız her an özgürüz. Kendimiz olabildiğimiz, hissettiklerimizi bastırmadan yaşayabildiğimiz sürece…
Ama bu özgürlüğe giden yolun kestirmesi yok gibi, uzun ve karanlık bir yolculuğu göze almak ve cesur olmayı gerektiriyor.
Ne dersiniz, bir ara oralarda buluşur muyuz?

Yorum bırakın