Sunduğu o küçücük, sıcacık, güven veren, yormayan, çok şey beklemeyen tavrıyla bizi yaşamdan koparan, cesaretimizi kıran, başka bir hayatın mümkün olmadığı illüzyonu ile hepimize boyun eğdiren en büyük düşman: “Konfor Alanlarımız”!
Hayatım boyunca etrafım ve ailem tarafından cesur bir insan olarak bilindim. Doğru, etrafımdaki birçok insana göre daha cesur sayılabilirim. Ama hep mi böyleydim? Elbette hayır.
Ben de uzun yıllar boyunca yarattığım —yarattığımız— konfor alanımdan çıkmaktan çok korktum. O alanın bana sağladığı yumuşacık bir battaniye altındaki mis kokulu, bulutsu halini kaybetmek en büyük korkum oldu her zaman. O alandan çıkarsam; yıllarca uğruna çalıştığım, ter akıttığım, emek verdiğim her şey elimden kayıp gidecekmiş gibi gelirdi. Aman ne büyük bir felaket!
Ne var ki, ben onu kaybetmekten ölesiye korkarken, o beni yaralayarak yok oldu ortadan. Evet, beni öldüremedi ama ağır yaralı kurtuldum diyebilirim.
Öyle olunca da toparlanmak için epey çaba harcamak ve yeni bir alan kurmak gerektiği kanısına vardım ve var gücümle çalışmaya başladım. Ta ki yeniden bir konfor alanına girmenin bende yaratacağı tahribatı anlayana kadar.
Yeni bir konfor alanı istemiyordum artık. Yaşam, konfor alanlarından daha büyük ve daha eğlenceliydi benim için.
Bu hayatta olmamızın sebepleri hepimizce farklıdır. Benim inandığım size, sizin inandığınız bana anlamsız gelebilir. Dolayısıyla oralara hiç girmeyeceğim. Ama bu dünyaya 09:00 – 18:00 arası mesai harcayıp, emeklilikte rahat etmeye geldiğimize inananlar varsa bana biraz kızabilirsiniz. Kızın tabii, bu da sizin en doğal hakkınız. Hatta bana yazın isterim, tartışalım bu konuda.
En verimli, en güzel yaşlarımızı, akibeti meçhul olan yaşlılık dönemlerimizde rahat edebilmek için çarçur ediyoruz. Elbette “aylak aylak gezelim, gerisi ne olursa olsun” demiyorum. Ama çalışırken yaşamayı unuttuk. Tek derdimiz para biriktirmek, ev almak, araba almak ve yaşlılılığımızı güvence altında olmak oldu. Bunun için de boynumuza takılan zincirlere ve başkaları tarafından kurulan sistemin bize dayattığı modern kölelik düzenine “eyvallah” dedik.
Ben de dedim. Uzun yıllar bu sistemin bir üyesiydim. Sonra şansım yaver gitti ve bir çöküş yaşadım. Bir süre ahlanıp vahlandıktan sonra, bu çöküşü bir sıçrama tahtası olarak görmeyi başardım. Hayat bana değişebilmek için ve üyesi olduğum halde mutlu olmadığım kölelik sisteminden çıkmam için bir şans tanımıştı.
Bugün 50+ yaşında bir kadın olarak benimsediğim yaşam tarzım, seçimlerim ve önceliklerim konusunda bazı çevreler tarafından yargılandığımı biliyorum; ama bunlar beni artık eskisi kadar yaralamıyor. Çünkü etrafın ne dediği ya da ne düşündüğünü uzun zamandır önemsemiyorum.
Hayallerim ve hedeflerim var. Ama ben buralara ulaşmak için artık kendi doğrularımı izliyorum. Doğal yollarla sistem dışı kaldım ve bu bana sadece neşe veriyor.
Hâlâ endişelerim var, bunu kabul ediyorum. Ben de insanım. Ama artık farkındalığım da gelişti. Endişelerim, korkularım, geleceğe yönelik kaygılarım su yüzüne çıkınca —ki bu genelde sabaha karşı 04:00 sularında oluyor— önce bir sıkışma hissi, nefes darlığı, “Ne olacak, ben bu süreçle nasıl başa çıkacağım, artık kendime bir düzen kurmak zorundayım…” gibi düşünceler sarıyor. (Hâlâ bana yuvasını ve kucağını açan ablamla yaşıyorum, buraya bir not düşeyim de ne demek istediğim net anlaşılsın :))
Bir süre sonra bu düşünceleri fark ediyorum. Seçimlerimi, hayallerimi, hedeflerimi hatırlıyorum.
Kabul ediyorum, varmak istediğim yere giderken yolum biraz daha uzun ve engebeli olabilir. Ama “Aslolan varış noktası değil, yolculuktur,” dememiş boşuna büyüklerimiz. 🙂
Dolayısıyla korkularınızla yüzleşebildiğiniz zaman; parasız kalmayı, güvensiz sularda yüzmeyi göze almak gerekiyor.
Bir süre önce Sinan Canan hocanın bir podcastini dinlemiştim. hayatla ilgili şahane metaforundan bir alıntı yapmak isterim ; Ona göre hayat bir lunapark ve burada iki tip insan var. Birinci tip lunaparka eğlenmeye gelenler, diğeri ise lunaparkta bekçilik yapmaya gelenler. Bana göre bu bekçi karakteri, kurallar koymanın yanında, ışıl ışıl, harika oyuncakların olduğu bir dünyada, bir köşede oturup sadece izleyenler. Üstüm kirlenmesin, canım yanmasın, başım dönmesin… Hayatın sonuna geldiklerinde ise hiçbir oyuncuğa binmemiş, denetleme dışında, hiçbir deneyim yaşamamış ama ‘tertemiz’ bir şekilde oradan ayrılanlar Oysa biz dünyaya eğlenmeye, o oyuncaklara binmeye, gerekirse yaralanmaya ve kirlenmeye gelmedik mi?.”
Kaşe, imza. 🙂
Nazan
Bu Yazıya Dair
Bu Yazının Bir Rengi Olsaydı : ”Gece Mavisi ”olurdu.

Bu Yazının Bir Şarkısı Olsaydı : ”Muse’dan Feeling Good” olurdu. https://open.spotify.com/track/3U5JVgI2x4rDyHGObzJfNf?si=3689a865ab3a4ea1 
Bu Yazının Bir Kokusu Olsaydı: ”Taze kahve Kokusu” olurdu.


Yorum bırakın