Selam ben Nazan! 52 yaşındayım ve de bir Overthinker’ım!
Daha önce bahsetmiştim, ama eski yazılarımı okumayanlar için tekrar edeyim. Ben yazılarımı önce kendim için yazıyorum. Yani her ne yazıyorsam, o dönem beni zorlayan, mutlu eden ya da merak ettiğim konuları ele alıyorum. Siz okudukça da çok ama çok seviniyor ve motive oluyorum.
Bugünün konusu ’’Overthinking’’. Bu terimin tam olarak Türkçe karşılığı olmadığına inandığım için, İngilizcesiyle devam edeceğim.
Ben sağlam bir ‘’Overthinker’ım’’.
Peki nedir bu Overthinking dediğimiz şey?
Modern çağın en yaygın zihinsel gürültüsü denebilir. Türkçeye “aşırı düşünmek” olarak çevrilse de bu tanım tam olarak o “fazlalığı” anlatmaya yetmiyor.
Overthinking, aslında bir konuyu çözümlemek değil (niyet olarak öyle olsa da), o konu üzerinde bir hapishane inşa edip, kendi elimizdeki anahtarla o hapishanenin kapısını içeriden kilitlemektir.
Dedim ya, ben bir Overthinker’ım. Peki bu sarmala düştüğümde neler olur? Herhangi bir konuyu ele alalım, o konu o an benim zihnimde en ön sırayı alır ve çözümlenmek üzere parçalara ayrılır. İşte o an misafirim kapıda beliriverir. Öyle izin istemek falan da yok. En konforlu koltuğuma tatlı tatlı, sessiz sessiz yerleşir. Ve o anda bendeki o girdap oluşmaya başlar. Uyku kaçar, menopoza bağlı sıcak basmalarım artar, cam çerçeve açılır. Kalbim birinin elinde sıkılıp serbest bırakılır, aldığım nefes ciğerlerime ulaşmaz. Korkunç bir rahatsızlık hissi bu. Çünkü zihnim konuyu durmadan evirip çevirir. Bir o tarafından ele alır, bir bu tarafından. Sonra yok yok der, bu böyle değil aslında. Haydi konuya başka bir perspektiften yaklaşalım.
Biriyle yaptığım bir konuşma üzerine savaş veriyorsam: “Öyle mi demek istedi? Bunu söyledi ama ciddi miydi?” diye düşünür dururum. Yani sizin anlayacağınız, tam bir delirme hali. Ve bunun zihnimizin bize bir oyunu olduğunu bildiğimiz halde, bu misafiri kovamıyoruz.
Bir ‘’Overthinker’’ yarışması yapılsa ben kesin şampiyon olurum :). Beni tanıyanlar da bu konuda hemfikir olacaktır.
Ben bu meselenin üzerine gitmeye karar verdim ve kendimce birtakım yollar denemeye başladım.
Bu sarmala düştüğümü fark ettiğim anda artık düşüncelerimi kovmuyorum. Biraz izliyorum, zihnim nerelere gidiyor, neler üretiyor (inanın bana epey sağlam saçmalayabiliyorum. En basit konu, korkunç bir karanlığa saplanıp kalabiliyor).
Okuduklarımdan yola çıkarak birkaç metot denedim. Öncelik nefes. Ama en dipteysem, işe yaramıyor. Nefesim, göğüs bölgesinde kalıp çıkmak için acele ediyor. Düşüncelerimi değiştirmeye gayret etmek. 2 saniye sonra aynı yerdeyim.
Sonra şu sıralamayı yapmaya başladım.
Önce, o karanlık bölgeye düştüğümü fark ettiğim ilk anda, yer değiştiriyorum. Evdeysem ve çıkabilecek durumdaysam, kendimi dışarı atıyorum. Ya da oda değiştiriyorum. Oturuyorsam kalkıyorum. Ayaktaysam kendimi rahat hissedecek bir yere oturuyorum ya da yatıyorum. Sonra nefes alıyorum. Derin diyafram nefesleri. 4 saniye al, 4 saniye tut, 8 saniyede ver. 5 – 6 tekrar müthiş rahatlatıyor.
Sonra beni o karanlığa sürükleyen konuyu kağıda döküyorum. Olduğu gibi, şeffaflıkla. Beni neyin rahatsız ettiğini ya da bu karanlığa sürüklediğini bazen bu yolla buluyorum.
Bu yöntem genelde işe yaramakla birlikte, beni sıkıştıran ya da boğan o dış etken değişmedikçe, aynı sarmala tekrar tekrar düşebiliyorum.
Yani size dürüstçe konuyu aslında hala çözemediğimi itiraf ediyorum. Belki de tam anlamıyla hiç çözemem. Ama üzerine çalışmaya devam edeceğim 🙂
Siz nasıl başa çıkıyorsunuz bu konuyla?
Sevgiyle,
Nazan
Not: Yazının görseli bana ait. Zihnimdeki davetsiz misafirin kağıt üzerine yansıması 🙂
Bu Yazıya Dair
Bu Yazının Bir Rengi Olsaydı : Uykusuz gecelerimin izini taşıyan ”Geceyarısı Mavisi ”olurdu.

Bu Yazının Bir Şarkısı Olsaydı : Dünyanın en rahatlatıcı parçası olan”Marconi Union – Weightless” olurdu. https://open.spotify.com/track/3U5JVgI2x4rDyHGObzJfNf?si=3689a865ab3a4ea1 
Bu Yazının Bir Kokusu Olsaydı: ”Sandal Ağacı Kokusu” olurdu.


Nazan Koznal Sonat için bir cevap yazın Cevabı iptal et