Emanet Bir Bedende Sahip Olma Telaşı!

Son dönemde sosyal medyada dönen bir video var. Bugün büyük emeklerle sahip olduğun evin, 100 yıl sonra bambaşka insanların barınağı olacağı ve o gün geldiğinde seni kimsenin hatırlamayacağı ile ilgili son derece vurucu bir içerik.

Uzun zamandır hayatta bir şeylere “sahip olmak” için kendimizden verdiğimiz ödünler üzerine düşünüyor, ara ara yazılarımda da bu konuya değiniyorum.

İnsanoğlu sahip olmak istiyor. En basitinden bir eve, bir arabaya, sonra bir eve daha, bir yazlığa, belki bir mülke daha… Çünkü insan kendini güvende hissetmek istiyor ve içimizdeki o ilkel dürtü, sahip olma duygusunu güven duygusuna eş değer görüyor. Yani insan aslında korunmak istiyor. Elbette istisnalar var; ama bu yazının konusu o istisnalar değil, güven duygusunu hep kendi dışında, maddede arayanlar.

Hayat denen bu yolculuğun maddesel kısmı, aslında bize sadece bir süreliğine emanet edilen bir beden üzerinden işliyor. Ve bu emanetin geriye teslim edileceği bir gün var; geç veya erken, ani veya beklendik. Hepimiz günü geldiğinde bu ödünç bedenleri geri vereceğiz. Peki bu döngü hepimiz için bu kadar kaçınılmazsa, soruyorum size: Nedir bu güvenlik meselesini  bu kadar hayati kılan?

Elbette ben de yaşadığım bu dünyada bir yuvamın olmasını, hayatın getirdiklerine ayak uydurabilmek için gerekli materyale sahip olmayı önemsiyorum ve bunun için sorumluluklarımı yerine getiriyorum. Ancak “daha fazlasına” sahip olma hırsını anlamakta güçlük çekiyorum. Neden bir yerine on ev? Neden daha fazla araç, neden daha fazla toprak? Bizden sonra gelecek olanlara çok şeyler bırakma çabası neden? Hepimizin hayatları ve bedenleri bir süreliğine bize emanet edilmişken, biz neden bu emanet hayata bu kadar çok yük bindiriyoruz?

Dünya kocaman bir oyun alanı. Var olan kaynaklarımızı daha fazlasını görebilmek, daha fazla insana dokunabilmek, dünyanın güzelliklerine tanık olmak, bir hayvanı barınaktan kurtarmak, çocukları güldürmek ya da insanları neşelendirmek için kullanmak varken; neden gözümüz doymuyor? Günü gelip göçüp gittiğimizde, bir yerine on eve sahip olmanın ruhumuza ne faydası var?

Üstelik aynı mülkiyet arzusu, birlikte yol aldığımız partnerlerimiz için de geçerli. Önce adı aşk oluyor, hemen sonra ona sahip olmak, onu sabitlemek istiyoruz. Neden birine sahip olmadan, onu serbest bırakarak ilerleyemiyoruz bu hayatta? Oysa güvenli hissetmek için ihtiyacımız olan tek şey kendimiziz. Ne sahip olduğumuz maddi kaynaklar ne de yanımızdaki başka bir nefes bizi tek başına kurtarabilir.

Hayatın akışına baktığımızda, güven dediğimiz duygunun aslında bir an var, bir an yok olduğunu adımız gibi biliyoruz. Bugün var olan, yarın artık olmayabiliyor.

Yine de peşinde koştuğumuz o sahte güvenlik duygusu uğruna zamanımızı, kendi kaynaklarımızı, başkalarının alanını ve en acısı da dünyanın kaynaklarını hoyratça harcayıp duruyoruz. İnsan olarak, kendi konforumuz ve güvende hissetme arzumuz için geri kalan her şeyi yok etmeyi kendimize hak görüyoruz.

Belki de her şeyi biriktirmeyi bırakıp, sadece bu hayatın içinden geçmeyi öğrenmeliyiz. Sonuçta yolun sonunda her şey aslına dönecek; geriye sadece bu ödünç hayatı nasıl yaşadığımızın duygusu kalacak.

Sevgiyle

Nazan

Bu Yazının Bir Rengi Olsaydı : ”Terrakotta ”olurdu.

Bu Yazının Bir Şarkısı Olsaydı : Mercan Dede’den ”Ab-ı Hayatolurdu. https://open.spotify.com/track/3U5JVgI2x4rDyHGObzJfNf?si=3689a865ab3a4ea1

Bu Yazının Bir Kokusu Olsaydı: ”Paçuli kokusu’ olurdu.

Posted in

Yorum bırakın