Bu haftaki yazımın konusu aslında “Kibir” olacaktı. Ancak geçtiğimiz günlerde dahil olduğum bir sohbet, tüm planlarımı değiştirdi.
Canım ortağım ve en iyi arkadaşım Meltem’i artık hepiniz tanıyorsunuz. Birbirimizden bolca beslendiğimiz, ruhdaş olduğumuz o yolculuğumuz devam ediyor. Meltem, birkaç hafta önce Kiraz Çiçeği (Sakura) mevsiminde Japonya’ya gitme ayrıcalığını yakaladı. (Hayır, hiç kıskanmadım! :))
Döndüğünden beri bu seyahat hakkında pek konuşmadı; sanki tüm o anları içine çekmiş ve hâlâ sindiriyor gibiydi. Ben de zorlamadım; paşa gönlü ne zaman isterse o zaman anlatır elbet. Ama bir gün konu konuyu açtı ve bana Kyoto’da bir tapınakta yaşadığı o “an”dan bahsetti. İşte o an, bu yazının çıkış noktası oldu.
Ben, dua etmeyi günlük bir rutin haline getirenlerdenim. Duayı dinsel bir kalıptan ziyade, kendimle ve evrenle kurduğum bir diyalog olarak görüyorum. Bunun için özel bir mekân ya da zaman aramam; ama kapısı açık kutsal bir mekân gördüğümde kapıdan içeri dalmayı, bir mum yakmayı veya kendi dilimde bir şeyler fısıldamayı çok severim.
Meltem’i şaşkınlığa düşüren o ana gelmeden önce, benim gibi meraklılar için bu mekân hakkında kısa bir bilgi vereyim:
Tapınağın ismi Kiyomizu-dera, yani “Saf Su Tapınağı”. UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan bu yapı, adını kurulduğu yamacın altından akan Otowa Şelalesi’nden alıyor. Tapınağın en büyüleyici kısmı ise, yerden 13 metre yükseklikte, tek bir çivi bile kullanılmadan, 139 devasa ahşap sütun üzerine inşa edilen o meşhur balkonu. (Kaynak: Google)
Meltem, bu görkemli yapının içine girip tütsüsünü yakmış ve dua etmeye başlamış. Bilirsiniz, dua etmek bazen zordur; insan tıkanıp kalır, ne dileyeceğini, nasıl cümleler kuracağını bilemez. Benim çok başıma geldi, gelir.
Ancak Meltem, mekânın ruhundan mı yoksa o ihtişamın etkisinden mi bilinmez, kelimelerin kendiliğinden, gürül gürül akan bir şelale gibi gönlünden diline döküldüğünü anlattı.
Duasını bitirip başını kaldırdığında, tam merkezdeki kutsal odacıkta gördüğü şey ise onu çok sarsmış: Bir ayna.
Bunu duyduğum anda benim de tüylerim diken diken oldu. Biraz araştırınca taşlar yerine oturdu: Şinto geleneğinde tapınağın kalbine yerleştirilen bu aynaya Shinkyo deniyormuş. İnanca göre aynaya baktığınızda sadece kendinizi değil, ilahi olanın saf ve berrak zihnini de görüyorsunuz. Japonca ayna anlamına gelen Kagami kelimesinden, egoyu temsil eden “ga” hecesini çıkardığınızda geriye Kami (Tanrı/Kutsal olan) kalıyor. Yani egoyu aradan çıkarınca, geriye sadece öz kalıyor. (Kaynak: Google)
Benim bu hikayeden çıkarımım şu oldu: Çoğumuzun bildiği gibi kendi yolumuzun yaratıcısı biziz. Ama bu hikaye benim de bu inanışımın adeta bir teyidi oldu.
Ettiğimiz dua da kendimize, içimizdeki hırs, öfke ya da adaletsizlik de… Biz dünyayı nasıl görüyorsak, hayat bize onun yansımasını sunuyor. Tüm kadim inanışların temelinde yatan bu “ayna felsefesine” gönülden bağlıyım. Elbette insanım, bazen yolumdan sapıyorum. Kolay değil, çok hızlı bir çağda, binlerce uyarının olduğu bir dünyada yaşıyoruz, ama gün içinde kendime ayırdığım o kısacık “anlar” yeniden hizalanmamı sağlıyor.
Uzun lafın kısası; biz hayata ne veriyorsak, onu geri alıyoruz. Yaşadığımız her şey, kendi iç dünyamızın bir yansımasıdır.
Yazımı, bu hakikati yüzyıllar öncesinden fısıldayan Mevlâna’nın o eşsiz sözüyle bitiriyorum:
“Gül düşünürsen gül bahçesi, diken düşünürsen dikenlik olursun.”
Yazıya Dair Bir Sonsöz:
Yazımı yayınlamadan önce, bu hikayenin öznesi olan sevgili Meltem’le paylaştım; duygularını doğru aktarabildiğimden emin olmak istedim. Okuduktan sonra benimle, o ana dair çok kıymetli bir not paylaştı. Yazının finalini onun bu zarif cümlesiyle yapmak istedim:
“Bende uyandırdığı duygu o anın; bir yandan içimdeki kudreti hissederken bir yandan da Yaradan’ın küçücük bir parçası olmanın hissettirdiği o korunmuşluk duygusu oldu.”
Sevgiyle ,
Nazan
Bu Yazıya Dair
Bu Yazının Bir Rengi Olsaydı : Tapınakların içinde baskın olan ”Altın” rengi olurdu.

Bu Yazının Bir Şarkısı Olsaydı : ”Ludovico Einaudi – Experience” olurdu. https://open.spotify.com/track/3U5JVgI2x4rDyHGObzJfNf?si=3689a865ab3a4ea1 
Bu Yazının Bir Kokusu Olsaydı: ”Temiz hava, serin su” kokusu olurdu.


Yorum bırakın