Avusturya’da doğdum. Çocukluğumun bir dönemi orada, bir dönemi İzmir’de geçti. İlk gençlik yıllarım yine İzmir’de. Sonrası Antalya. En ateşli yıllar 🙂
Sonra İstanbul. Evlilik, annelik ve bildiğiniz hikayeler.
Atalarıma gelirsek; hem anne hem baba tarafından 3. kuşak göçmeniz. Girit, Bulgaristan ve Kırım’dan göç eden atalarım, devletin emriyle 1900’lerin başında İzmir’e yerleştirilmiş.
Peki bu bizi İzmirli yapar mı? Bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, İzmir’de doğan annem, babam, teyzelerim, amcalarım, kuzenlerim köküne kadar İzmirli. Çünkü İzmir’in o kendine has havası iliklerine işlemiş. Ayrı bir dili, ayrı bir yeme içme, aile olma kültürü, kendine has sofraları, adetleri vardır.
Özetle canım İzmir aşırı cool bir şehirdir ve Türkiye’nin en iyisidir. Nokta!
Bana “nerelisin?” diye sorduklarında, ailem, atalarım ve dolayısıyla ben, İzmir’in havasına suyuna huyuna büründüğümüz için “İzmirliyim” diyorum. Ama gerçekten İzmirli miyim? Değilsem nereliyim?
Gerçek şu ki, kendimi oldum olası hiçbir yere ait hissedememişimdir. Belki de onun için her yere kolaylıkla uyum sağlayabildim. Yer, yurt, ev değiştirmekten asla çekinmedim; tam tersine, bundan hep büyük bir heyecan duydum.
Kendimi hiçbir yere ait hissetmeme duygum bu aralar tavan yapmış durumda. Yeni bir yere uyumlanmaya hazır hissediyorum.
İstanbullu olmamama rağmen, hayatımın çok büyük bir kısmını burada geçirdim. Peki buraya ait hissediyor muyum? Hayır. Etrafımda kendini İstanbul’a ait hisseden, buranın kaosunu ve güzelliğini başka bir gözle gören bir sürü arkadaşım var. Hepsi benden daha İstanbullu.
Sanırım ben aslında hiçbir yerli değilim. Bunun da çok özgürleştirici bir yanı olduğuna inanıyorum. Bir yere kök salmamak bana iyi geliyor. Yaşımın tam yarısı kadar İstanbul’da yaşamışım; bugünkü iş kurgum olmasa beni İstanbul’da tutan pek bir şey yok aslında. Buradaki dostlarımı saymazsak tabii.
Bir yere ait olmama duygusunu, aileye olan aidiyetle karıştırmamak lazım. Gerçi ben çok uzun zamandır kök ailemden (anne ve babamdan) uzakta yaşıyorum. Bu uzaklık, özlem duygusunu da alıp götürüyor insandan. Birçok aileye göre birbirimizi görmemeye ve özlememeye alışkınız. Bunun hiçbir yerinde sevgisizlik yok. Aksine ailemde büyük bir sevgi ve destek duygusu hakim. Ama ana mevzu özgürlük. Babam özgür olmayı dünyanın en büyük zenginliği sayardı. Bizim de ayarlarımızı o yaptı. Küçük sayılabilecek yaşlarda, kendi ayaklarımız üzerinde durmamızı destekledi ve dünyayı keşfetmemizi öğütledi. Özlem duygusu hiçbir zaman konumuz olmadı. Bunun değerini şimdi daha iyi anlıyorum.
Babadan kıza geçen bu davranış kalıbı, benden de oğluma geçmiş. Aramızdaki sevgi ne kadar büyükse, ona tanıdığım alan da aynı oranda büyük. Son derece bağımsız büyüdü ve bence dünyanın her yerine rahatlıkla uyumlanabilir. Aidiyet duygusunun verdiği o kısıtlayıcı alanda sıkışıp kalmayacağına adım gibi eminim.
Atalarımın hayatta kalmak ve yeni bir hayat kurmak için geliştirdiği o “hızlı uyum sağlama ve esneklik” refleksi, bende aidiyetsizlik hissiyle birlikte dünya vatandaşlığı olarak tezahür etmiş. Köklerim bana bu dünyanın hareketli bir yaşam alanı olduğunu işlemiş, özgürce tüm dünyaya ait olabilmek gibi bir yeteneği miras bırakmış.
Belki de kök salmak bir mekan işi değildir, kim bilir?
Köklerini gittiği her yere kendi nefesiyle, ruhuyla taşıyan ve “hiçbir yerli” olmayarak, aslında her yerli olan tüm o özgür ruhları kalpten selamlıyorum. İyi ki varız.
Sevgiyle,
Nazan
Bu Yazıya Dair
Bu Yazının Bir Rengi Olsaydı : ”Gökkuşağı”olurdu.

Bu Yazının Bir Şarkısı Olsaydı : ”Avicii – Wake Me Up” olurdu. https://open.spotify.com/track/3U5JVgI2x4rDyHGObzJfNf?si=3689a865ab3a4ea1 
Bu Yazının Bir Kokusu Olsaydı: ”Sedir Ağacı Kokusu’ olurdu.


Yorum bırakın