Bana göre hayat; acısıyla tatlısıyla davet edildiğimiz en güzel parti. Bu partide müziğin ritmine uyan, hesapsızca dans eden, etrafın ne yaptığına ya da düşündüğüne aldırış etmeyenlerin yanı sıra; her hareketinde etrafına bakan, bakışların altında ezilen, kendinde kusur arayan bir sürü ürkek insan da var.
Toplumca “el alem ne der” söylemiyle büyüdük, büyütüldük ve öyle büyüttük. Çok önemlidir etrafın ne dediği, ne düşündüğü… Bu nedenle çevremiz alınamayan kararlar, kaçırılan fırsatlar, vazgeçilen hayaller, gidilemeyen yerler, giyilemeyen kıyafetler ve yaşanamayan aşklarla dolu.
“El alem ne der?” Hayatım boyunca bana işlemeyen bir cümle kalıbı oldu. Karakterim gereği, kimsenin benim hakkımda ne düşündüğünü ya da ne dediğini çok önemsemedim –belli bir sebeple etkilemeye çalıştığım biri olmadığı sürece! :)– buyursunlar desinler, buyursunlar düşünsünler. Ama bugün etrafıma baktığımda, benim gibi düşünen insanların ne kadar büyük bir azınlıkta olduğunu görüyorum.
Hatta bunun çok ağır sonuçlarıyla yüzleşen ve “etraf ne der” duygusuyla bastırılmış her hissin içeride yarattığı dehşet verici bir karanlık var.
Bu karanlık kimilerinde büyük bir öfke patlamasına, kimilerinde ise sessiz sedasız bedeni kemiren hastalıklara ya da hiç bitmeyen bir kaygı sarmalına dönüşüyor. Ruh, el alem ne der diye kendini hapsettiği o dar kafeste nefes alamaz hale geliyor ve sonunda çığlığını ya bedenden ya da çöken zihinden yükseltiyor.
Ne düşündüğünü fazlaca önemsediğimiz o “elalem”, aslında başka bir insan için bizleriz. Yani başkasının hayatına izleyici ve yorumcu olarak dahil olabileceğini düşündüğümüz o kitle… Kısacası; davalı da biziz, davacı da.
Oysa limitli bir zaman dilimi için katıldığımız bu partide özgürce dans edebilmek varken; başkasının ne yaptığını, ne yediğini, ne içtiğini gözetlemek ya da bizi gözetleyenlere bu denli büyük bir anlam yüklemek ne kadar mantıklı?
Yine kişisel bir tespit olacak belki ama; etrafın ne dediğine çokça takılan kafalar, aslında etraf hakkında en çok konuşanlar ve en sert yargıda bulunanlar oluyor genelde. Yani bu şahane partide, başkalarının ne düşündüğünden o kadar korkarlar ki tüm hareketlerini milimetrik hesaplarlar; bir yandan da pistin ortasında özgürce dans edenleri acımasızca eleştirirler.
Peki değer mi? Kaçırılan fırsatlara, yaşanamamış aşklara, giyilememiş o eteğe? Değer mi müzik son ses çalarken, yargılanacağımız için bedenimizi limitlemeye? Oysa diğer seçenek gözlerimizi kapatıp, kollarımızı açıp bedenimizi müziğin ritmine bırakıp, açık büfenin ve sınırsız barın tadını çıkarmakken.
Bırakın konuşadursunlar efenim, bişey olmaz 🙂
Sevgiyle,
Nazan
Bu Yazıya Dair!
Bu Yazının Bir Rengi Olsaydı: ”Nar Çiçeği” olurdu.

Bu Yazının Bir Şarkısı Olsaydı : Rosalia’dan ”De Aqui No Sales-Cap.4:Disputa” olurdu. https://open.spotify.com/track/0MvjUr7fKzchb49tt3OrMS?si=b7ad104311314e46

Bu Yazının Bir Kokusu Olsaydı : ”Deniz Kokusu” olurdu
.

Yorum bırakın