Bu sabah arkadaşıma doğru giderken, yolda kaputu açılmış bir aracın başına toplanmış birkaç kişi gördüm. Ne olduğunu merak etsem de normalde bu tarz sokak kalabalıklarına pek dahil olan biri değilimdir. Tam yanlarından geçip gidiyordum ki, içeriden bir yavru kedinin acı acı miyavladığını işittim. Hemen durdum ve ne oluyor diye baktım tabii.
Anlaşılacağı üzere, o açık kaputun altında, motor kısmının derinliklerine bir yavru kedi sıkışmıştı. Malum, bayılırlar öyle kuytuda kalmış sıcak yerlere girmeye. ‘’Kediyi merak öldürür!’’ deyimi boşuna değil yani.
Tabii ki o andan itibaren ben de o kalabalığın bir parçası haline geldim. Benden sonra bir kişi, sonra bir kişi daha derken epey kalabalık bir ekip olduk. Herkes bir çözüm öneriyor, herkes bir çare arıyordu. Aracın başındaki insan sayısı gitgide artıyordu; hepimizin tek bir ortak derdi vardı: O minik kedinin zarar görmeden oradan çıkması.
Bir süre sonra afacan kendi yolunu buldu ve aracın altından fırlayıverdi. O sırada yola atlamasın diye önünde adeta barikat kuran bir ekip bile hazırdı.
Ortamdaki o muhteşem kolektif iyilik enerjisi beni benden aldı. Hayatınız boyunca belki de hiç yan yana gelemeyeceğiniz kadınıyla, erkeğiğiyle, yaşlısıyla, genciyle, çoluğuyla çocuğuyla… Herkesin hedefi, odağı aynıydı: O da o minik kedinin kurtuluşuydu. Kimsenin acele işi yoktu, varsa da bekleyebilirdi. Öncelik o minik yavrunun güvenliğiydi.
Kedi güvenli bir yere geçtikten sonra ortamdakilerin yüzlerine baktım. Herkes çok mutlu, çok rahatlamıştı. Beşlik çakanlar, el sıkışanlar, birbirinin omzuna dokunanlar… Belki bir başkasına çok önemsiz gelecek bu an, bana kısa bir süreliğine de olsa kendimi o kadar mutlu hissettirdi ki. İyiliğin yarattığı o kolektif güce şahit olmak, onun farkına varmak muhteşem bir duygu.
Yoluma devam ederken birkaç gözyaşı damlası ve ruhumu dolduran hüzünlü neşe, adımlarıma eşlik etti. Evet neşem hüzünlüydü, çünkü yaşadığım bu senaryo mahalleden mahalleye, şehirde şehire, hatta ülkeden ülkeye değişiklik gösteriyordu. Bir kedi yavrusunun önemi, ne yazık ki coğrafi ve kültürel davranış kalıplarına göre çok başka anlamlar kazanabiliyordu.
Elbette hayatta her şeyin sadece iyilikle çözüleceğine dair naif bir inancım yok. Dünya, tam da bu karşıtlıklarıyla bir denge merkezi. Kötülüğün olmadığı yerde iyiliğin, çirkinliğin olmadığı yerde de güzelliğin hiçbir değeri yok.
İnsan da tıpkı bu evren gibi, içinde hem iyiliği hem kötülüğü barındıran bir varlık. İçimizdeki o “kötülüğün” bugünkü popüler trend karşılığı, yani gölge taraflarımızın varlığı aşikar. Sadece iyilikten ibaret, kusursuz bir insan modeline pek inanmıyorum. Zira bu hayatta kalma mücadelesinde, bazı durumlarda gölge taraflarımızın direksiyona geçmesi ve benliğimizi koruması da kaçınılmaz bir koşuldur. Tıpkı o tahterevallinin dengede kalabilmesi için aşağı inen tarafın da yukarı çıkan taraf kadar gerekli olması gibi.
Son birkaç yıldır dünyayı kötülük yönetiyor ve hepimiz bu kötülükten payımıza düşeni fazlasıyla alıyoruz. Kötülüğün aldığı kararlar sonucunda savaşlar çıkıyor, insanlar ölüyor, dünya yaşanması zor bir hale geliyor, kimimiz ekonomik sıkıntılarla boğuşurken, kimimiz duygusal olarak bu durumla baş etmekte zorlanıyoruz.
Zaman zaman, iyiliğin dünya üzerinde miadını doldurduğuna ve bundan sonra sadece kötülüğün hakim olacağına olan inancımız artıyor.
Doğrusu ben de buna yürekten inanmaya başlayanlardandım. Elbette dünyada iyi şeyler de oluyordu ama bunların sayısı ve etkisi o kadar az görünüyordu ki, sanki kayda almaya değer değil gibiydi. Ta ki bir gün Mirgün Cabas’ın Selçuk Şirin Hoca ile yaptığı bir söyleşiyi izleyene kadar… Videonun içeriği aslında gençlerin ve çocukların sosyal medya ile olan ilişkilerinin sınırlandırılması üzerineydi. Ama benim içinden adeta cımbızla çektiğim ve beni umutlandıran bir cümle oldu. Hoca diyordu ki:
“Beş Algoritma Patronu dünyayı yönetiyor; toplumları dizayn etmek için korkuyu ve kötülüğü pompalıyor ve bunun sosyal medyada önümüze düşmesi için gerekli altyapıyı sağlıyorlar. Tarihsel perspektiften baktığımızda dünya en berbat dönemini yaşamıyor, hatta iyi olan o kadar çok şey var ki! Ama algoritma patronları kötülüğün başrolde olduğuna inanmamızı istiyor.”
Söyleşi çok ilginç, tamamını dinlemek isterseniz ; https://open.spotify.com/episode/6CgldxF5KKbfCwKeypO1yO?si=b1c27769d2f042f1
Sanırım iyiliğin haber değeri de kötülük kadar yüksek değil. İnsan olarak kötüye, sıradışı olana merakımız daha fazla. Kötülüğü kovalıyoruz, izliyoruz, sonra da haklı olarak kaygılanıyoruz. Felaket senaryolarının işlendiği reels videoları elden ele yayılıyor; adeta “Ben korktum, sen de kork!” sarmalına giriyoruz.
Günün sonunda, yaşadığımız onca iyi şeyi cebimize koyup hatırlamak yerine, kötü olan her şeyi içimizde büyütüp en tepeye yerleştiriyor ve kendimizi bu olumsuz duygularla kodluyoruz. Oysa farkına varmamız gereken en önemli şey, dünyanın bir denge sisteminde varlığını sürdürdüğüdür. Kötü olan daha çok gürültü çıkarıyor, ama daha çok göz önünde diye dünya tamamen kötü bir yer haline gelmiyor.
Gelin bireysel hayatlarımızda iyiliğin o sessiz, derinden gelen iyileştirici gücüne inanmaya devam edelim; boş içeriklerin ve bizi korkuyla besleyen algoritmaların kurbanı olmayalım.
Sevgiyle, Nazan
Bu Yazıya Dair!
Bu Yazının Bir Rengi Olsaydı: ”Okyanus mavisi” olurdu.

Bu Yazının Bir Şarkısı Olsaydı : Michael Jackson’dan ”Man in the Mirror” olurdu. https://open.spotify.com/track/0MvjUr7fKzchb49tt3OrMS?si=b7ad104311314e46

Bu Yazının Bir Kokusu Olsaydı : ”Yasemin kokusu” olurdu
.
Yorum bırakın