Bu yazıma seyahatimin birinci gününde başladım, ancak bir ay sonra tamamlayabildim, dolayısıyla bu bilinçle okumanızı rica ederim.
Vallahi ne yalan söyleyeyim, bundan birkaç ay öncesine kadar ismini hiç duymadığım bir yerdeydim. Da Nang; Vietnam’ın orta sahilinde yer alan, modern ve bir o kadar da otantik bir şehir.
Da Nang’da ne işim vardı kısmına gelmeden önce yolculuk hakkında biraz bilgi vermek isterim.
Ben uzun uçuşları oldum olası sevmişimdir. Elbette doğru koltuk ve yanımda doğru kişinin olması kaydıyla.
Bana ayrılan koltukta kendime bir dünya kurmayı, ortamımı kişiselleştirmeyi çok severim. Bunu da havalimanından aldığım tatlı kaçamaklar ile kendimi şımartarak yaparım. Tatlı tuzlu atıştırmalıklar, elbette Bottega(larım) —bir, hatta iki taneyle yetinecek değilim— kitabım, gözlüğüm, defterim, kalemim, kulaklıklarım ve o an yanımda olmasını dilediğim ne varsa…
Mesela uçarken hayal kurmayı çok severim; hayallerim de uçar benim :). Ya da tatlı anılarıma yolculuk etmeyi. Normalde kolay ağlayabilen biri değilimdir ama uçakta kolay ağlarım. Babamı anarım, ona bir damla gözyaşı gönderirim; annemi özlemişimdir, bir damla da ona… Ardımda bıraktığım hayatımdaki özlemlerime bir gözyaşı… Yani anlayacağınız, fiziksel yolculuğumun yanı sıra içime de tatlı bir yolculuk yaparım uçuş boyunca.
Bu uzun uçuşlarda kıtlıktan çıkmışçasına yemek yemeyi, hiç görmemiş gibi içki içmeyi, film listesini gözden geçirirken hayatımda sanki ilk kez film izleyecekmişim gibi heyecanlanmayı, arada uyuyup uyanmayı (uyuduğumda biraz kızıyorum kendime, çünkü sanki uçakta geçireceğim o zamandan çalıyormuşum gibi hissediyorum) seviyorum. Sanki zaman o uçakta durmuş gibi geldiği için, anın tadını daha da çok çıkarabiliyorum.
Şansıma, seyahatim boyunca yanımda olabilecek en komik, en eğlenceli insan vardı. Canım arkadaşım Ayfer. Onunla yola çıkarsanız gülmekten altınıza işemeniz garantidir. Kendi konforundan önce yanındakini düşünür. Bottega içilecekse doğru kadehlerle içilmelidir ve Ayfer her zaman hazırlıklıdır. Doğru atıştırmalıklar da ondan sorulur. Çantasında her ihtiyacı giderecek küçük sürprizler vardır. Azsa paylaşır, çoksa dağıtır. Ama ne yaparsa yapsın, büyük bir zarafetle ve bir o kadar da doğal bir şekilde yapar. Ha bir de her şeyi çok bilir, her konuda söyleyecek bir lafı vardır. Arkadaşlarla aramızda ona HBB Ayfer deriz :). Kısacası yanınızda olmasını isteyeceğiniz muhteşem bir seyahat arkadaşıdır.
Peki, bütün dünya dururken ben Da Nang’da ne arıyordum? Canım arkadaşlarım Gamze (hazırlıkları tamamlamak için bizden üç gün önce gitmişti) ve Ayfer, düzenledikleri kurumsal bir etkinlik için benden yardım istediler. Eski profesyonel hayatımdaki bilgi ve yeteneklerimi bildikleri için bu teklifi yapmışlardı ama bu yardım isteğinin arkasında, sanırım daha çok bana iyi geleceğine inandıkları için kolaylıkla kıvırabileceğim bir iş uydurmuş da olabilirler … 🙂
İşin detayına girmeyeceğim, orası en sıkıcı kısmı, eski profesyonel hayatımdan küçük bir kuple diyelim ve geçelim. Ama güzel bir kupleydi 🙂
“Malum biz kadınların yaradılışı, erkeklerinkine göre multi-tasking’e daha yatkındır. Çalışırken eğlenmeyi gayet güzel becerebiliriz. Bir yandan organizasyonun tüm detaylarına hâkim olup, diğer yandan “iş bitiminde nerede ne yiyeceğiz, ne içeceğiz, nerede kıkırdayacağız?” gibi meseleler de gündemimizden hiç düşmez. Fiziksel yorgunluklarımızı bir kenara bırakıp, “bir daha mı geleceğiz dünyaya —ya da en azından Da Nang’a—?” deyip, uykumuzdan ödün vermeye pek müsait varlıklarız.
Da Nang’ın bir özelliği de sabaha kadar açık olan masaj salonları… Ya da sahildeki masaj kulübeleri. Bir gece işimiz bittiğinde Ayfer ve Gamze’yle kendimizi sahilde bulduk. Ayakkabılarımızı çıkarıp denizin kenarından kâh kahkahalar eşliğinde, kâh dedikoduyla, kâh sadece susarak yürüdük. Dışarıdan bakan gözlere aldırmadan… Bu arada, gerçekten de kimse kimseye bakmıyor! İnsanların kendi işleri güçleri var; başkasının kılığı, kıyafeti, tavrı kimseyi pek ilgilendirmiyor. Muhteşem bir rahatlık ve özgürlük duygusu hâkim…
Yolumuz gece saat 00:30 civarında bir ayak masajı kulübesine düştü. Yarım saatlik ayak masajına eski anılar meze oldu. Dilini bilmediğimiz masörlerimizle muhabbet öyle bir koyuydu ki; altı kadın birbirini sarf edilen kelimelerle anlamıyordu ama ortam kahkahalarla inliyordu. Masaj bitince, “haydi, artık gidip yatalım” derken, organizasyon ekibinin bir barda cin içtiği bilgisi bize mesajla ulaştı. Elbette biz de orada olmalıydık! On dakikalık bir taksi yolculuğundan sonra, rahatlamış ayaklarımızla cin tonik içip dans ediyorduk. Herkes sabah erken kalkacağının bilincindeydi ama bu eğlenmemize engel değildi.
Cinler bitti, odamıza döndük. Tüm günün kirini ve nemini serin sularla üzerimizden attığımız kısa duş faslının ardından Gamze’yle yataklarımıza gömüldük. Ama ben, “dur, kız, bak yanımda ne var!” dedim. Göz altlarımız mı şişsin? Hemen göz altı bantlarımızı taktık ve üst katta odasını başka bir şahane kadınla paylaşan Ayfer’le FaceTime yaptık. Sanki bütün gün birlikte olmamışçasına, yine anlatacak ve gülecek dünya kadar şey bulduğumuz o on dakikalık nefis sohbet seansını yaptık…
Ertesi sabah hepimiz işlerimizin başındaydık. Kahvaltı sırasında Gamze kucağıma bomba bir haber bıraktı ve “öğlen sana acayip bir yerde yemek vaat ediyorum!” dedi. Uzak Doğu mutfağını oldum olası çok sevmişimdir; aldığım bu haberle benden mutlusu olamazdı.
Bu yazının devamı ikinci bölümde gelecek. Daha anlatacak çok şey var ama uzun yazılarla ilgili kulağıma çalınanlar da beni hafiften strese sokmuyor değil. Ya sıkılırsanız? 🙂 Neyse, devamı haftaya… Yemekler, korkularım, Vietnamlılar ve dönüş yolu…
Sevgiyle, Nazan
Bu Yazıya Dair!
Bu Yazının Bir Rengi Olsaydı: ”Amber ” olurdu.

Bu Yazının Bir Şarkısı Olsaydı : Sertap Erener’den ”Kumsal” olurdu. https://open.spotify.com/track/0MvjUr7fKzchb49tt3OrMS?si=b7ad104311314e46

Bu Yazının Bir Kokusu Olsaydı : ”Zencefil kokusu” olurdu
.

Yorum bırakın