Hâlâ yazlıktayım. Türkiye’nin en batı ucu zannettiğim ama aslında olmayan yerdeyim :). Ama epey batı sayılır.
Bahçede kendime şahane bir ofis kurdum. Bir küçücük bir masa, bir sandalye bir de olmazsa olmaz, kedi….
Buraya geldiğim ilk günlerde, gerçek hayatın sorunlarıyla epey debeleniyordum. İş, yeni planlar, olur mu olmaz mı’lar, finansal soru işaretleri! Ama burada geçirdiğim birkaç gün bedenimdeki ve zihnimdeki tüm negatif düşünceleri, olumsuzlukları ve kaygıları silip attı.
Sabah erken saatte girdiğim deniz, evin yan bahçesinde beni hiç yalnız bırakmayan hafif esinti, cırcır böceklerinin birbiriyle adeta yarıştığı o gürültülü koro, sabah açan, akşam dalından düşen mor çiçekler, her sabah bir çiçek daha açmış mı diye baktığım evimizin yeni kızı begonvil, annem, ablam ve elbette kedi… Ha bir de akşamları suladığım bahçe.
Tüm bunlar sayesinde hayatın gerçek güzelliklerini daha çok fark edip, gerçek zenginliğini bedenime ve zihnime adeta işliyorum. Bir hafiflik, bir rahatlık. Hayırdır Nazan diyorum! Sanki onca sorun yokmuşçasına ne haller oldu sana diye kendimi yokluyorum. Sonra dönüp sorunlarıma bakıyorum ve aslında hiçbirinin sorun olmadığına karar veriyorum.
Yıllardır bırakmayı, fazla düşünmemeyi, kontrol edemediğim konular için çaba harcamamayı egzersiz yapar gibi kendime fısıldıyorum.
Bu konuda başkalarına vaaz vermekte de üstüme yok hani. Gel gelelim tüm bunlar söylendiği kadar kolay olmuyor. Sonra etrafıma bakıyorum ki, hiç de yalnız değilmişim. Kaygılarımız, başımıza henüz gelmemiş ama gelmesinden endişe ettiğimiz olumsuzluklar, yürümeyen bir plan falan filan derken liste epey uzun aslında. Tüm bunların ruhumuzu, benliğimizi ele geçirmesine izin veriyoruz. Hele ben, kendim, bizzat, şahsım bu konuda altın madalyayı hak ederim.
Yani ederdim, diye düzeltmek isterim.
Son zamanlarda bana bir haller oldu a dostlar.
Birkaç gündür sorunlarım, sorun gibi görünmüyor gözüme. Hiçbiri çözülmedi belki, evet. Ama artık zihnimin içinde sürekli dönüp duran o gürültülü çarkı durdurmayı başardım.
Nasıl mı? Birazını her sabah girdiğim denize, birazını suladığım bahçenin çimine, az birazını begonvilin açan çiçeklerine, azıcığını da kedinin mırıltısına ve cırcırların gürültüsüne serpiştirdim. Şehirde beni bekleyen küçük sorunlarımı onlara fısıldadım. Onlar da onları sanki benim için dönüştürüp, hafifletip yeni bir soluk gibi bana iade ettiler.
Uzun zamandır bildiğim ve herkese önerdiğim, her şeyi kontrol edemeyeceğim gerçeğini önce kalbime sonra da bana sürekli oyunlar oynamaya kalkan zihnime nakşettim. Hayatın bazen sadece akıp gitmesine izin vermek, dünyadaki en büyük özgürlükmüş. Elimizden geleni ardımıza koymadığımız, deliler gibi çalıştığımız, cesaret hırkamızı giyip büyük adımlar attığımız zamanlardan sonra, bırakmak ve geleni kabul etmek. Gelenle de geldiğinde yüzleşebilmek.
Hayatımda ilk defa kendi kendimle uzun soluklu konuşmalar yaptığım, işi düşünmeden, hatta iş yüzünden vicdan azabı çekmeden, yavaşlamaya izin verdiğim bir dönemimdeyim. Fiziksel olarak çok hareket ettiğim, bir yandan sosyalleşip eğlendiğim ama aynı zamanda ruhumu inanılmaz derecede dinlendirdiğim birkaç gün geçirdim, geçiriyorum.
İnsanın hayattan gerçekten ne beklediği de böyle zamanlarda çıkıyor ortaya. Her şeyi çözmeye çalışmak yerine, olduğu gibi kabul etmek… Zihnimin gürültüsünü kapatıp hayatın sesini dinlemek. Kendi adıma ihtiyacım olan tek şeyin sadece “olmaya” izin vermek olduğunu anladım. Umarım bu anlayışla devam ederim. En azından deneyeceğime kendime söz veriyorum.Şimdi izninizle gidip şahane bir şeftalili kek pişireceğim 🙂
Sevgiyle,
Nazan
Bu Yazıya Dair!
Bu Yazının Bir Rengi Olsaydı: ”Begonvil Pembesi ” olurdu.

Bu Yazının Bir Şarkısı Olsaydı : Belinda Carlisle ”Heaven Is a Place on Earth” olurdu. https://open.spotify.com/track/0MvjUr7fKzchb49tt3OrMS?si=b7ad104311314e46

Bu Yazının Bir Kokusu Olsaydı : Fırından yeni çıkmış ve kendi pişirdiğim ”Şeftalili Kek” kokusu olurdu.
.

Yorum bırakın