stillbecoming.studio

Still becoming…

Uzun bir aradan sonra yeniden bilgisayarımın başındayım; Vietnam konulu yazımın ikinci bölümünü bitirmek üzereyim ki, bulunduğum mekânda camın öteki tarafında yine bilgisayarının başında oturan bir kadına takılıyor gözüm.

Kadın gözyaşlarını tutamıyor; sessizce ama gördüğüm kadarıyla çok da güzel ağlıyor. Gözyaşları ardı arkası kesilmeden dökülüyor. Belli ki hazırlıksız yakalanmış; mendil, peçete hak getire, elleriyle yüzünü kaplayan yaşları silmeye yetişemiyor.

Tam anlamıyla sessiz ama bir o kadar da gürültülü bir ağlayış bu. Yaşadığı durum her neyse, onu gerçekten çok yaralamışa benziyor. WhatsApp’ta bir yazışma yapıyor; ya işle ilgili bir şey ya da bir ayrılık hikâyesine benziyor. Ama niyet okumayayım şimdi, bambaşka bir şey de olabilir.

Dakikalarca çaktırmadan izliyorum. Ağladıkça düşük olan omuzları biraz daha düşüyor, fiziksel olarak gittikçe küçülüyor sanki. Vücudu gözyaşlarına uyum sağlıyor. Sadece gözleriyle değil, tam anlamıyla tüm varlığıyla ağlıyor.

Bir süre sonra sakinleşiyor, omuzları dikleşiyor ve ağlayabilmenin verdiği huzur yüzüne yansıyor. Gücünü yeniden topluyor; “her neyse ne, üstesinden gelirim” der gibi bir ifade takınıyor ve her ne yapıyorsa yapmaya devam ediyor.

Bense oturduğum yerden bu özgürce ağlayabilme eylemine takılıp kalıyorum. Elbette yaşadığı sıkıntıyı değil ama ağlayabilme yeteneğini kıskanıyorum. Gürül gürül, hesapsız, içten, kalpten, tüm varlığıyla… Etraftan utanmadan, bakışlara aldırmadan içinden geldiği gibi. En son ne zaman böyle ağlayabildiğimi hatırlamaya çalışıyorum.

Onca kayıp, değişen hayat, acı, şok… Ne varsa hep içime akıtıyorum yaşlarımı. Yoksa kalbim mi taş kesildi?

Bilmiyorum. Bildiğim tek şey; şöyle uzun uzun ve güzel, iliklerime kadar ağlamaya ihtiyacım olduğu.

Ağlamak başlı başına özgürleştirici bir eylem. İçerideki bütün karanlığı aydınlatan, bütün ağırlığı hafifleten, bir de gözleri güzelleştiren sihirli bir değnek adeta. Ama ben ağlamak istedikçe ve ihtiyaç duydukça gözyaşlarım benden kaçıyor.

Sebep ne olursa olsun, üzüntü veya sevinç; insan ağlayabildiğinde en saf haline dönebiliyor. Ağlayabilmek çocukluğumuzda inanılmaz kolay ve doğal bir eylemken, yetişkinlikle birlikte neredeyse dikkat, konsantrasyon ve hatta organizasyon gerektiriyor.

Geçtiğimiz haftalarda, çocukluğumun evinde geçirdiğim gecelerden birinde, birkaç damla gözyaşım anıların arasından yanıma uğrar gibi oldu; fakat “Ce ee” dercesine bir selam çakıp hızlıca uzaklaştı. Halbuki şöyle birkaç saat takılsak, dursak dursak bir daha başlasak… Öyle sebepsiz ya da hayatı meze ederek. Ne güzel olmaz mı?

Sezen ablamızın da dediği gibi:

Ağlamak güzeldir.

Ağlamak şu gelip geçici dünyada,

Her şeye rağmen var olmak demek…

Şimdilik gözyaşlarım benden saklanmaya devam etsin, varsın olsun. Ben o camın arkasındaki kadının yüzündeki o hafiflemeyi zihnime kazıdım bile. Bir gün yine hesapsızca, gürül gürül ağlayabildiğimde, benim de içim hafifleyecek, gözlerim güzelleşecek.

Gözyaşlarım sonsuza kadar gitmemiştir ya 🙂

Sevgiyle,

Nazan

Bu Yazıya Dair!

Bu Yazının Bir Rengi Olsaydı: ”Duru bir beyaz ” olurdu.

Bu Yazının Bir Şarkısı Olsaydı : Elbette Sezen Aksu’dan ”Ağlamak Güzeldir” olurdu. https://open.spotify.com/track/0MvjUr7fKzchb49tt3OrMS?si=b7ad104311314e46

Bu Yazının Bir Kokusu Olsaydı : İyot kokusu olurdu.

.

Posted in

Yorum bırakın