Gamze’nin sözünü ettiği o restorana gittiğimizde, kapıda bizi uzun bir sıranın beklediğini görünce gerçekten çok şaşırdım. Zira restoran dışarıdan ve hatta içeriden bakıldığında hiç de öyle göze hitap eden, “matah” bir yer gibi durmuyordu. Ama sonra kapıdaki Michelin tabelaları dikkatimi çekti; 2024 ve 2025 yıllarında Michelin tavsiye listesine girmiş bir restoranın önünde duruyordum! Bir yandan yemeklerle ilgili büyük bir heyecan duyuyor, bir yandan da ödeyeceğimiz hesap konusunda içten içe ufak bir panik yaşıyordum.
Bir de ben öyle çok süslenmiş, tabağın içinde kaybolmuş yemekleri pek sevmem. Michelin restoranlarının bendeki genel algısı biraz abartılı sunumlar olduğu yönündedir; lezzetten çok enteresan görüntülere, ilginç içeriklere oynarlar. Oysa bence yemek, kullanılan malzeme ne kadar doğal ve az işlenmiş olursa o kadar özgün ve lezzetlidir.
Kafamdan bu düşünceler geçerken sırada bekleyen insanlara gözüm takıldı. Çoğunluk turistti. Hava inanılmaz sıcak ve nemliydi; kapıda bizi yönlendiren genç Vietnamlı kız ise bir o kadar sakin ve kibardı. Hava bunaltıyordu ama kimsenin beklemekle ilgili bir sorunu yok gibiydi. Oturacak yer de yoktu, ayakta beklemek gerekiyordu ama restoran ekibi her türlü konfor eksiğini nezaketleriyle ve ikram ettikleri buz gibi sularla kapatıyordu.
Nihayet sıra bize geldiğinde, masamızın ikinci katta olduğu ve bizi yukarıda karşılayacakları bilgisi verildi. Restorana girdik (Uzak Doğu mutfağı sevmeyenler için kokular pek hoş gelmeyebilir ama ben kokulara yabancı olmadığım için hiçbir sorun yaşamadım). İkinci kata çıkarken restoranın sadeliği, her türlü lüksten uzaklığı tekrar dikkatimi çekti.
Gamze de ben de konu yemek olunca ve açlık tavan yapınca, yan masalara çaktırmadan bakıp ne yiyeceğimizi konuşmaya başladık. Sonunda kendimi tamamen onun ellerine teslim ettim; yıllarca Uzak Doğu’da yaşamış ve bu bölgenin yemek kültürünü benden çok daha iyi bildiği için seçim işini ona bıraktım. Tek ricam oldu: “Doyalım Gamocum!”
Masaya üç muhteşem tabak geldi. Hepsini uzun uzun anlatacak değilim ama hayatımda ilk defa yediğim pomelo ile resmen bir aşk yaşadım! Dönem dönem İstanbul’un lüks market ve manavlarında karşılaştığım ama bugüne kadar dönüp bakmadığım bu meyveyle yapılmış bir deniz ürünü salatası ne kadar iyi olabilir ki, değil mi? Şöyle söyleyeyim: Olay! Yemelere doyamadım. Diğer yemekler de şahaneydi ama ben Vietnam’dan dönene kadar sadece pomelo yemeye karar verdim.
Bir yandan tabağı süpürürken bir yandan da “Acaba ne ödeyeceğiz?” diye düşünmeden edemiyorum. Sonuçta Michelin tavsiye listesinde olan bir restorandayız. İstanbul’da bu listeye giren mekânların fiyat politikasını düşününce, “Burası niye farklı olsun ki?” diye içimden geçiriyorum.
Yemekler bitti, hesap geldi… İnanamadım! Son derece uygun, hatta epey ucuzdu diyebilirim. Hem çok şaşırdım hem de kendi ülkemin gastronomi fiyatları adına biraz üzüldüm.
Yemeklerin o sade ama uyumlu lezzeti, ekibin zarafeti ve ödediğimiz makul hesabı görünce, ertesi gün Ayfer’i de kaptığımız gibi soluğu yine orada aldık. Bu sefer bizi daha da uzun bir kuyruk bekliyordu ama sonunda yeni aşkım pomeloma kavuşacağım için bekleme süresi beni hiç düşündürmedi.
Elbette seyahat boyunca sadece yemek yemedik; organizasyon kapsamında uymamız gereken bir programımız da vardı.
O gün, deniz seviyesinden 1478 metre yükseklikte bulunan Ba Na Hills’e çıkılacaktı. Burası, Vietnam’ın Fransız sömürgesi olduğu dönemde Fransızların sıcak iklimden kaçmak için inşa ettikleri dağlık bir yerleşim yeri. Görmeyi çok istiyordum ama ufak (!) bir detay vardı: Buraya çıkmak ve inmek için kullanılan tek araç teleferikti! Başınızı kaldırıp baktığınızda sanırım onlarca hat uzanıyordu ve her gün yaklaşık 50.000 kişi yukarıya çıkıp iniyordu.
Ve ben teleferikten ölesiye korkarım! Yani uçaktan korkmak pek aklıma gelmez mesela ama teleferik denince akan sular durur. Korkumun mantıklı bir açıklaması da yok, sadece korkuyorum işte… Yine de binerken kendimi sakinleştirmeye çalıştım: “Yahu ne olacak, altı üstü 5 dakika idare edersin.”
Gamze ve ben grubu arkadan topladığımız için en son kabine bindik. — Gamo ya, ben teleferikten çok korkarım biliyor musun? Ama 5 dakika idare ederim sanırım. — Ne 5 dakikası? — Ne, daha mı kısa? — 30 dakika!
İşte o an beni saran alev dalgası, alnımda boncuk boncuk biriken terler… (Ki ben normalde pek terlemem bile!) Ne yapacağımı şaşırdım. Çok geçti, artık inemezdim. Korkumu nefesimle bastırmaya çalıştım ama her direğe denk geldiğinde sarsılan kabin, nefesime odaklanmamı imkânsız hale getiriyordu. Benim için bitmek bilmeyen bir 30 dakikaydı diyebilirim.
Neyse ki kazasız belasız yukarı vardık.
Günümüzde modernize edilmiş olan bu mekân; her yerde karşımıza çıkan o iki dev elin tuttuğu Altın Köprü’sü, botanik bahçeleri, otelleri, daracık sokakları ve sokak sanatçılarıyla bizi bir günlüğüne Uzak Doğu’dan alıp şirin bir Fransız kasabasına ışınlamış gibiydi. Tepede her şey harikaydı. Derken, “Öğle yemeği için diğer restorana geçiyoruz” dendi. Ama restoran daha da tepedeydi… Bu da ne demek? Yine teleferik!
— Bu seferki daha kısa… — Kaç dakika? — On. — Neee?!
On dakika daha ecel terleri dökmece… Bu arada ben daha giderken dönüş yolunu düşünmeye başlamıştım bile, elbette!
Vardığımız noktada iklim bir anda değişti. Aşağıdaki boğucu ve nemli havanın yerini yukarıda serin, sisli ve tatlı bir yağmur almıştı. Tüm grup bu hava değişiminden acayip keyif aldık.
Yemek sonrası dönüş yoluna geçtik. Yine grubu toparladığımız için Gamze’yle en son kabine kaldık. Bu sefer yanımızda yerel bir rehber ve gruptan epey meraklı iki misafir de vardı. Biner binmez rehberi soru yağmuruna tuttular. Onlar sordu, rehber anlattı:
Bu teleferik sistemi, dağın eteklerindeki istasyondan zirveye kesintisiz olarak 5,8 kilometreye varan uzunluğuyla dünyadaki en uzun ve en yüksek tek hatlı kesintisiz teleferik hatlarından biriymiş… Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş… Buna benzer bir diğer teleferik hattı yine Vietnam’daymış.
Korkunç bir bilgi! Zaten tırstığım ortamda stresim ikiye katlandı.
Sonra hayati soru benden geldi: — Peki bu sistemi kuran şirket nereli? — Avusturyalı.
Biraz rahatladım. Nedenini sormayın, Avusturya mühendisliği o an bana bir güvence gibi geldi işte!
Altımızda uçsuz bucaksız bir orman, metrelerce yükseklikte devasa ağaçlar var… Gruptan yeni soru: — Ormandaki doğal yaşam korunuyor mu? — Evet, Vietnam’ın bu konuda kuralları çok katıdır. Doğal yaşam bizim için son derece önemli. — Peki ormanda hangi hayvanlar var? — Dağ keçileri, geyikler ve pitonlar…
Aha! Alın size nur topu gibi yeni bir kâbus. O sırada kafamda senaryoyu yazdım bile: Teleferik kabinini düşürdüm; ama düşerek ölmedim, aşağıda dev bir piton tarafından yendim! Aşağıya kadar süren o 40 dakikalık yolculuk boyunca kâbuslardan kâbus beğendim.
Neyse ki indik… Çok şükür! Bir daha hayatım boyunca teleferikli bir seyahatimin olmaması için devasa bir dua ettim.
Vietnam’a gidiş sebebim bir bayi toplantısının teknik masa yönetimini yapmaktı. Daha önceki kariyerimden dolayı aşina olduğum bu işi, akışın sadeliği sayesinde kolayca kıvırabildim. Dolayısıyla orada dikkatimi çeken en önemli şey, Vietnamlıların iş yapış şekillerinde bile hâkim olan o yavaşlık, sadelik ve kısık ses tonuydu 🙂 Kimse bağırmıyor, kimse stresini yanındakine aktarmıyor. Bir ara ters giden bir mesele yüzünden sesim yükselir gibi oldu, ama bana çevrilen şaşkın bakışları görünce hemen toparlandım. Sesimi kontrol ettim ve sorun neyse sakince de çözülebildiğini kavradım. Bazı şeyler olması gerektiğinden biraz farklı oldu, ama gecenin sonunda eller havada ve göbekler sahadaydı. Herkes çok mutluydu.
Yazı yine gittikçe uzuyor. Sanırım dönüş yolu, Singapur ve Türkiye’ye dönüşteki duygularım 3. bir bölümü hak ediyor.
Onu da bir ara yazarım diyelim…
Sevgiyle, Nazan
Bu Yazıya Dair!
Bu Yazının Bir Rengi Olsaydı: ”Amber ” olurdu.

Bu Yazının Bir Şarkısı Olsaydı : Sertap Erener’den ”Kumsal” olurdu. https://open.spotify.com/track/0MvjUr7fKzchb49tt3OrMS?si=b7ad104311314e46

Bu Yazının Bir Kokusu Olsaydı : ”Zencefil kokusu” olurdu
.

Yorum bırakın