Doğum günüm yaklaşıyor. Ömrümden bir koca yıl daha geride kalıyor. Aynaya her baktığımda daha derinleşmiş çizgilerimle göz göze geliyorum. Sonra uzun uzun gözlerimin içine bakıyorum; sanırım yüzümde değişmeyen tek şey hâlâ canlı bakan ve ışıldayan gözlerim. Onun dışındaki her şey yaşıma uygun olarak ilerlemiş. Bir de bonusum var: güneş lekelerim. Ama onları dert etmeyi uzun süre önce bıraktım.
Bıraktım bırakmasına ama etrafıma baktığımda başka bir gerçeklikle karşılaşıyorum. Sosyal medyanın gücü ortada; bugünün tüm trendlerini, hatta nasıl yaşlanmamız gerektiğini bile o belirliyor. Ne yiyeceğiz, ne giyeceğiz, yüzümüze neler enjekte edeceğiz…
X kuşağı ve belki bizden sonra gelen Y kuşağının yaş almakla ilgili çok ciddi kaygıları var. Bir defa, yaş almak istemiyoruz! Ve bu durumu durduracak her türlü müdahaleye geçit veriyoruz.
Gözümü nereye çevirsem gerilmiş yüzler, şişirilmiş dudaklar, çıkık elmacık kemikleri, birbirine benzeyen ifadeler görüyorum. Elbette beğenen beğendiğini yapsın ama her daim “iyi ve genç” görünme kaygısı size de yorucu gelmiyor mu? Üstelik bu uğurda alınan riskler, çekilen acılar da cabası.
Oysa zamanın ve trendlerin ruhu zaten değişiyor. Bugün ömürler uzadı ve görünüm olarak ben de annemin 53 yaşındaki halinden oldukça farklıyım. Annem 53 yaşındayken tayt ve boğazlı spor ayakkabıyla dolaşsa muhtemelen deli ilan edilir, toplumdan dışlanırdı.
Yaş alma biçimimiz dönemin ruhuyla şekilleniyor, bu çok doğal. Sağlıklı kalmak için iyi beslenmek, hareket etmek, cildimize bakmak elbette kıymetli.
Ama işin bir de içsel tarafı var. Belli bir yaştan sonra ritmi biraz düşürmek, olan bitene dışarıdan bakabilmek ve kabule geçmek istemeyecek miyiz?
Yüzümüzdeki çizgileri silmeye çalışmak yerine o çizgilerle barışmanın, konuyu fazla kafaya takmamanın çok özgürleştirici bir tarafı olduğunu düşünüyorum.
Herkesin gittiği yönün tersine gitmek, trendlere kafa tutmak, ne istiyorsak onu yapmak ve en çok da kendimiz olmak… Yaş alırken en çok ihtiyacımız olan şey bu. Üstelik yaş aldıkça buna daha çok hakkımız olduğuna inanıyorum. “Sıyırdı galiba” desinler, pek umurumda değil artık.
Bu bir yargılama değil; sadece kendime ve çağımıza dair bir tespit.
Bugün bilim insanlarının da söylediği gibi, önümüzdeki on yılda ömrümüzün gözle görülür şekilde uzayacağı bir çağa gireceğiz. Hayat uzuyor, zaman genişliyor. Peki ömürler bu kadar uzarken biz insanoğlu olarak buna nasıl ayak uyduracağız?
Bu uzun yolu, her yılıyla derinleşen kendi yüzümüzle mi, yoksa toplumun bize sunduğu şablon bir maskeyle mi yürümek istiyoruz?
Sevgiyle,
Nazan
Bu Yazının Bir Rengi Olsaydı: ”Sıcak Toprak ” olurdu.

Bu Yazının Bir Şarkısı Olsaydı : Mozart – Piano Concerto No.21 olurdu. https://open.spotify.com/track/0MvjUr7fKzchb49tt3OrMS?si=b7ad104311314e46

Bu Yazının Bir Kokusu Olsaydı : ”Ada Çayı” olurdu
.

Bir Cevap Yazın