stillbecoming.studio

Still becoming…

Hayatımın zor diyebileceğim bir döneminden geçiyorum, geçiyoruz. Bu yazıyı yazdığım sırada dünyanın her yerinde bir olay oluyor. Farklı coğrafyalarda ayaklanmalar, ülkemde haksızlıklar, hukukun katli, sokak hayvanlarına reva görülen işkence, ekonominin bizi sıkıştırdığı yaşam şartları…

Bugüne kadar mottom; tüm bunların bilincinde olmak, elimden geleni yapmak ama kendi küçük dünyamda mutlu olmayı seçmek olmuştur. Elimden geldiğince bunu kendime hatırlatıyorum. Ama insanız…

İyi şeyler de oluyor elbette ama algoritmalar sadece kötüyü görmemizi istediği için, kötünün haber değeri çok daha yüksek ve bu görünürlük adeta her birimizi ezip geçiyor.

Hayat hiçbirimiz için biteviye değil. İnişler, çıkışlar hep var ve hep de olacak. Bunu artık kabulleniyor ve hayatıma öyle devam ediyorum. Elbette zorluk arttıkça içinden çıkamayacağımı düşündüğüm anlarım oluyor. Hayat çetinleştikçe kontrolü elde tutma refleksi de daha çok devreye giriyor.

Endişe, kaygı, stres, güven eksikliği derken ucunu tuttuğumuz ipi daha da sıkıyor ve bu ipin elimizi kesmesine sebep oluyoruz. Düşmekten ölesiye korktuğumuz için de asla kontrolü elden bırakmak istemiyoruz. Ama işler öyle bir noktaya geliyor ki, tüm yollar tıkanıyor, tüm kapılar yüzümüze kapanıyor ve çaresizlik boyumuzu aşıyor.

İşte tam da böyle zamanlarda, tükenmişlik ve mücadele gücümün bitmesiyle, artık “tamam” dediğim noktada ciğerlerimden gürültülü bir nefes boşalıveriyor.

Verdiğim o güçlü nefesle birlikte ipi bırakmaya cesaret ediyorum ve o anda düşmediğimi fark ediyorum. Benden güçlü bir sistem sanki konuyu devralıyor ve olaylar kendiliğinden çözülmeye başlıyor. Su akıyor; her zaman benim istediğim güzergâhta olmasa bile bir şekilde yolunu buluyor.

Kontrolü bıraktığım zamanlarda gece uykularım düzeliyor, sabah güneş daha parlak görünüyor. Her soruna çözüm bulamayacağım gerçeği, çok da güçlü olmadığım gerçeğiyle birleşip olana “hay hay” deme lüksünü doğuruyor.

Ben olan bitene “hay hay” dedikçe; hiç beklemediğim zarafet dolu destekler, küçük sürprizler, unutulmuş değerli küçük hazineler karşıma çıkıveriyor. Yaşadıklarım ve anılarım şahidimdir ki, hepsi ben sistemi zorlamayı bırakıp, elimden geleni yaptıktan sonra olanı geldiği gibi kabul edip yoluma devam ettiğimde oluyor.

Peki tüm bunları bildiğim halde neden hâlâ düşmekten korkuyorum? Çünkü insan zihni, kendini koruma telaşıyla hep en dipteki karanlığa odaklanmaya programlıdır. Çok büyük bir çoğunluğumuz rüzgârı arkamıza alıp uçacağımızı değil, taşlara çakılacağımızı düşünürüz. Oysa uçma ihtimaline cüret etmek, hayata bambaşka bir pencereden bakmanın ilk adımıdır.

Kişisel inancıma göre insan olarak geldiğimiz bu alemde, farklı zamanlarda ya da paralel evrenlerde her türlü zıtlığı yaşayıp bir dizi imtihandan geçiyoruz. Bu süreçte düşüncelerimiz, hayatımızın bir sonraki anını oluşturuyor. Düşmek yerine uçmayı, diken yerine gülü düşünebilmek, hayatımızın bir sonraki evresini belirleyen en güçlü anahtardır.

Ve belki de asıl mesele, uçurumun kenarına geldiğinde kendine o şefkatli soruyu sorabilmekte:

Peki ya uçarsam?

Sevgiyle,

Nazan

Bu Yazının Bir Rengi Olsaydı: ”Gökyüzü Mavisi ” olurdu.

Bu Yazının Bir Şarkısı Olsaydı : Coldplay’den ”Fly On” olurdu. https://open.spotify.com/track/0MvjUr7fKzchb49tt3OrMS?si=b7ad104311314e46

Bu Yazının Bir Kokusu Olsaydı : ”Taze Hava kokusu” olurdu

.

Posted in

Bir Cevap Yazın